Uzmanlaşmak böcekler içindir

Çok iyi hatırlıyorum, o zamanlar üniversitede 3. sınıfıntaydım. Mezuniyet vaktimiz yaklaştıkça hepimizde bir “uzmanlaşma” arayışı başlamıştı. Farklı alanlardan bir sürü ”uzman”, seminer vermeye geliyor, yaptıklarını ballandıra ballandıra anlatıyordu. Etrafta uzmanlar uçuşuyordu: Sosyal medya uzmanları, SAP uzmanlığı, Oracle uzmanlığı, satın alma uzmanları ve daha niceleri. Yok efendim, SAP uzmanları çok iyi para kazanıyormuş, yok Iphone üzerine uzmanlaşırsan çok kazanırmışsın çünkü bilen azmış..

İki yıl sonra, ilk tam zamanlı işimde bana bir title verilmişti, “yazılım uzmanı”.  O zamanlar bununla oldukça  gurur duyduğumu hatırlıyorum, düşünsenize okuduğum bölümden mezun olduğum gibi sevdiğim meslekte “uzmandım”!

Şimdi görüyorum ki,  ”uzmanlaşmak” insanın doğasına aykırı bir kavram ve bir şey üzerine uzmanlaşmaya çalışmak insanın kendine yapabileceği en büyük kötülük. Evet, uzman bir yazılımcı olabilirsin, hatta yazdığın kod ışık hızıyla çalışıyor veya tek satırda 1000 farklı iş halledebiliyor olabilirsin ama kullanıcılar programını karmaşık buluyorlarsa yaptığın iş çöpten ibaret. Diyelim müthiş bir tasarımcısın ama iş görüşmesinde kendini ifade edemiyor, yani daha kendini pazarlayamıyorsun, kaybetmeye, yerinde saymaya mahkumsun.

Gelelim bunun daha beterine, bir teknoloji üzerine uzmanlaşmaya. Piyasada tonla “java uzmanı”, “oracle uzmanı”, “SAP uzmanı”  mevcut ve bu bence en “beter” uzmanlaşma şekli çünkü varolan her teknoloji veya firma geçici. Uzmanı olunan teknoloji popülerliğini kaybettiğinde veya daha iyisi çıktığında bunca geçmişin ve çaban hibe olacak. Kaldı ki, tek başına bütün ihtiyaçları karşılayan hiçbir teknoloji yok, olamazda.

Robert A. Heinlein’in dediği gibi:

“Bir insan bez değiştirebilmeli, bir istilayı planlayabilmeli, dümen tutabilmeli, bir bina tasarlayabilmeli, bir sone yazabilmeli, muhasebe yapabilmeli, bir duvar yapabilmeli, kırık bir kemiği düzeltebilmeli, ölen birini teselli edebilmeli, emir alabilmeli, emir verebilmeli, işbirliği yapabilmeli, tek başına hareket edebilmeli, denklem çözebilmeli, yeni bir problemi inceleyebilmeli, gübre küreyebilmeli, bilgisayar programlayabilmeli, lezzetli bir yemek pişirebilmeli, etkin bir biçimde dövüşebilmeli, onuruyla ölebilmelidir.

Neden Anti-Kahraman ?

Eskilerde savaşçılar, şampiyonlar, fatihler kahraman kabul edilirdi. İnisiyatif kullanarak etraftan farklı olarak cesaretle risk alarak diğerlerinin yapamadığını başarıyorlardı.

Günümüzün kahramanları ise girişimciler. Etraflarındaki insanlar garanti işlerde çalışırken, onlar hayatlarındaki güven çemberlerinin dışına çıkarak risk alırlar. Diğerleri CEO, COO, CTO, EBEN gibi ünvanlar peşinde koşarken, girişimci iki amaç üzerine yaşıyor: üretmek ve başarmak. Diğerleri, patronun hayalini gerçekleştirmek için para motivasyonu altında çalışırken girişimci kendi hayali uğruna çalışır, dişiyle tırnağıyla savaşır.

Girişimciler aslında tam olarak kahraman da değiller hani, hatta bence anti-kahramanlar. Anti-kahraman, bildiğimiz Walt Disney’deki sıkıcı “iyiliğin timsali” karakterden farklı olarak zaman zaman “iyi”, zaman zaman “kötü” olabilen karakterlerdir. Klişe değil kendilerine özellerdir. Toplumun beklentileri, onlara zorla yüklediği sıfatlar umurlarında değildir. Düşünceleri ve beyinlerinin çalışması etraftan farklıdırlar, tabular onlara işlemez.

Başarmak için sanıldığı gibi beyaz atlı şövalye olmak değil, zamanı geldiğinde “kötü” olmakta gerekli. Gerektiğinde “hayır” veya “kovuldun” diyebilmeli, gerektiğinde sistemdeki açıkları sömürebilmeli veya karşısındakini manipüle edebilmelidir.  Kim tavşan boku gibi kokmadan ve bulaşmadan bir yere gelebilmiş ki ?